Son zamanlarda da iyi haberler alınmıyor. Kapanan ya da küçülen kitabevlerinin haberleri gelmeye başladı ki, 2008 sonuna dek bu haberlerin sayısının çoğalacağı öngörülebilir.
Yayıncılık dünyamızın adamakıllı bir sektör olamamasının nedenleri arasında kendi iç sıkıntıları, bakış açısı yetersizliği, nitelikli yayıncı sayısının azlığı gibi bir dizi neden sayılabilir, ama asıl sorun elbette kitap satışlarının düşüklüğüdür. Her şey o noktada bitiyor. Üstelik 2006`dan bu yana kitap satışlarında adamakıllı irdelenmesi gereken belirgin bir düşüş de yaşanıyor. 2006, nedenleri tam olarak çözülmemiş kaybın neredeyse yüzde 30-40`lara vardığı bir yıl olarak öteki bütün sektörlerden de bağımsız bir kriz yaşanmasına neden oldu. Kitap satışları bundan daha kötü olmaz, denmişti ki, 2007 onun da altına sürükledi. Şimdi 2008`in ilk beş ayında 2007`nin de altına inildi ki, bu son beş ayın bilançosu kimi yayınevlerinde yüzde 35`Iere varan bir kaybı gösteriyor.
Yaz aylarında kitap satışlarının düşmesi nedense olağan karşılanır. Ne ki, kitap satışlarının tavan yaptığı Ekim-Mart arasındaki dönemde sanki yaz aylarına benzer kayıplar yaşanırsa, durum epeyce ciddileşir. Kırk yıllık alışkanlıklar bozulup insanlar kış aylarında da kitap almaktan vazgeçmeye başladıysa, 2008 yazı kim bilir nasıl geçecek.
Şubat 2001 Krizi ekonominin lastiğini patlattığı zaman kitap sektörü de sarsılmış, en büyük kitabevleri bile yayıncıların alacaklarını ödememiş, alacaklarını alamayan yayınevleri bir daha onarılamamış yaralar almış, küçük dağıtıcıların bazıları batmış, kitap satışları adamakıllı düşmüştü. Son zamanlarda da iyi haberler alınmıyor. Kapanan ya da küçülen kitabevlerinin haberleri gelmeye başladı ki, 2008 sonuna dek bu haberlerin sayısının çoğalacağı öngörülebilir.
Bu kez genel ekonomik ve siyasal krizin belirleyici etkisi altındayız. Alışkanlıklarımız kötü; siyasal bir gerilim sırasında insanların okumaya, araştırmaya ilgisinin artması gerekirken, yalnızca kaygı egemen oluyor ve kitap okurları bile kabuklarına çekilip ilgisiz kalmayı seçiyor. Kitap satışlarında sık görülen hızlı düşüşlerin nedenlerini açıklayabilene bugüne dek rastlamadım. Bu konuda bir tür kadercilik vardır yayıncılık dünyasında. Bunu tersine çevirmek de ne yazık ki yayıncıların elinde değil.
Hangi önlemler alınabilir?
Öte yandan, önlemlerini ivedilikle alanlar belki daha korkusuzca geçirecekler bu yılı. Hedefleri küçültmek akılcı yollardan biri ve pek çok yayınevi bunu bir süredir yapıyor. Yayımlanan kitap çeşidini sınırlamak pek kolay değil, yayıncılar genellikle bu yola gitmez, ama baskı sayısını düşürmek akıllıca bir yöntem sayılabilir. Sözgelimi ayda 10 kitap yayımlayan yayınevinin bu sayıyı 7`ye çekmesi; baskı adedinin de 2000`den 1000`e, 1000`den 600`e düşürülmesi. Büyük yayınevleri bile bazı kitapları son zamanlarda 500`e kadar düşürdüğüne göre ... Stok şişkinliği yayınevinin hareket yeteneğini azaltacağı gibi, şişkin stok maliyeti de özellikle büyük ve orta büyüklükteki yayınevlerinde yıkıcı etkiler yaratabilir.
Bunun toplam ciroyu ve toplam karı düşüreceği de belli. Ama asıl olan, yavaşlayarak da olsa, çarkın dönmesi. Çünkü yayıncılığın özelliklerinden biri borçları kaldıramamasıdır. Öteki sektörlerde krediler yatırım ve büyüme için göze alınabilirken, yayıncılık sektöründe bu tür kavramların düşünülmesi bile olanaksızdır.
Az basılan kitapların fiyatlarının yüksek tutulup çok basılanların kabul edilebilir düzeylerde belirlenmesi de kaçınılmazdır. Üstelik dövizde son altı ayda yaşanan yukarı hareket, durgunluk içindeki piyasada özellikle kağıt ve bu arada baskı girdilerinde daha yüksek oranda zamlara da yol açtı. Sözgelimi 1000 basılan bir kitabın bütün maliyeti önceden 300 kitap satışıyla karşılanabiliyorsa, bugün 400 kitap la karşılanabiliyor. Kitabı bir kültür ürünü ve estetik bir nesne olarak almayan yayıncılar bu tahminlerin elbette dışında tutulmalı. Çünkü 100 adet kitap la bütün maliyeti karşılayabilen "yayıncılar" da aynı piyasanın unsurları gibi yanı başımızda, aynı kitapçılarda ve dağıtıcılarda boy gösteriyor.
Kitap fiyatları hemen hiçbir yayınevinde keyfi belirlenmez. Yüksekse fiyat, nedenleri vardır. Kaldı ki, bir kitabın fiyatının ucuz ya da pahalı oluşunun satış adedini değiştirebileceği de söylenemez. İlk dağıtımın ertesinde 300-400 adet satılıp sonra da aşağı yukarı bu düzeyde kalan kitapların fiyatının düşük ya da yüksek oluşu satışı etkilemez. Fiyat düzeyi, ancak çok-satan kitaplar üstünde baskı yaratabilir. 100.000 satılan bir kitabın fiyatının yüksekliği satış adedini birkaç on bin bile düşürebilir. Ya da 250 adet satılan bir kitabın fiyatının 15 lira yerine 12 lira olması, satış adedini hemen hiç değiştirmez.
Öte yandan, çözülmesi en zor sorunlardan biri olan dağıtım sorunu da yayıncılığın kendi krizini çözmesini önlüyor. Artık bir kitabın ilk dağıtımdaki satış miktarını yan cebinize koyup sonraki kitaba bakmak zorunda bırakılıyorsunuz. Gerçek bir çıkmaz. Kitaplar İstanbul dışında doğru dürüst dağıtılamıyor. Ankara bir ölçüde, İzmir hala uzak bize. Sonrası yayıncılık dünyası için gerçek bir taşra. Anadolu`daki büyük illerin bazılarına, belki bir iki kitapçıya bir iki adet kitap gönderiliyor, ama gönderilenlerin toplamı 100`ü bile bulmaz.
Kaldı ki İstanbul`da da pek çok kitapçı, pek çok kitabı kapısından içeri sokmuyor. Bazı zincir mağazalara yeni çıkan şiir kitapları alınmıyor. Öteki türlerdeki kitapları da bilgelikleri kendilerinden menkul kitabevi sorumluları "satar" ya da "satmaz" damgasını verip öyle seçiyor. Anladıklarından değil, öyle öğrendikleri için. Kitapçılık, ne yazık ki gelişmek yerine geriliyor. Nerede o eski kitapçılar, deniyorsa, haklıdır diyenler. Şimdi yalnızca yeni çıkan kitaplar ve "çok satanlar" rafları var. Yeni tür ticari yayıncılar da o raflardaki paylarını almak için adamakıllı sert bir ticari yarış içinde. Yayımladıkları kitapların niteliği elbette önemli olmuyor, olsaydı, kitaplarını adam gibi editörlük sürecinden geçirir, nitelikli çeviriler yayımlarlardı. Şimdi onlar ya "vatan, millet, sakarya" edebiyatı arıyor ya da "sultan, peygamber, mucize" dizileri. Yayımladıkları kitapların çoğunun bir değeri ya da anlamı yok, yayımlayanlar da iyi ki gerçekten yayıncı değil. Bir gün çekilirler mi piyasadan ... sanmıyorum. Çekilenlerin yerine de benzerleri nasıl olsa gelecektir ve eğer nitelikli okur nitelikli yayınevleriyle bu tür ticari yayınevlerini ayıramazsa birbirinden, yazık olacaktı r.
Bandrol eziyeti
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, korsan yayıncılığın saldırısı hala önlenemiyor. Gayri resmi olanları sokağı parsellemiş durumda. Resmi olanları da kitap fuarlarındaki gösterişli stantların arkasında, yayıncıların meslek birliğinin üyeleri, tescilli yayınevleri. Çalıp çırparak yaptıkları yayıncılığa iki satır yazdığınız zaman da, Dur bakalım, deniyor. Kanıtla da öyle konuş. Sanki çalıntı kitaplar yayımlayanları araştırıp ortaya çıkarmak meslek birliğinin değil de.bireylerin görevi.
Bandrol uygulaması da bu korsan yayıncılığı önlemek için değil miydi? Uygulamayı başlatan yasa çıkmadan önce yapılan tartışmalar sıcaklığını koruyor. Kitapları çok satılan, Orhan Pamuk, Ahmet Altan gibi yazarlar da bandrol yasasının savunulduğu basın toplantılarında sözcülük etmişti. Tam bir yanılsamaydı onlarınki. Bandrolü savunan yayınevleri de vardı arada (şimdi elbette pişman olmalılar), ama onlardan da önce Kültür Bakanlığı`nın resmi yöneticileri geliyordu.
Bandrol uygulamasının gelecekte, olağanüstü koşullarda devletin sansür aracı olarak işlev görebileceğini, korsan yayıncılığı önleyemeyeceğini, öteki ülkelerde kitaplara bandrol alınmadığını savunan yayınevleri, yayıncılar ve yazarlar da bandrole karşı çıkmıştı. Benim hatırladığım kadar, Adam, Can gibi bazı yayınevleri yasa çıktıktan sonraki ilk kitaplarında bandrol kullanmadı. Uygulamayı protesto etmek için. Sonra elbette yasanın zoruyla herkes bandrol kullandı, kullanmamak olanaksızdı.
Gelin görün ki, bandrol uygulaması korsan yayıncılığın önlenmesine yüzde 1 bile katkı yapmadı. Uygulamanın olumlu bir tek sonucu görülmedi. Tersine, şu anda yayıncıların günlük çalışma koşulları önündeki en önemli sorunlardan biridir bandrol. Küçük ama mide bulandırıyor da denebilir. Kültür Bakanlığı`nın keyfi uygulamaları yüzünden bandrol almak için ikide bir yeni koşullar belirleniyor, o koşullara uyum göstermek için türlü çeşitli bürokratik sorunun çözülmesi gerekiyor, sonunda on para etmez bir etiketin kitaplarımızın arkasına çirkinlik göstergesi olarak yapıştırılması için bir dolu zaman harcanıyor ve bunun ne anlama geldiğini hiç kimse bilmiyor.
Bana kalırsa, yayıncılar artık bandrol uygulamasına karşı seslerini çıkarmalı, elbette Yayıncılar Birliği bu uygulamanın kaldırılması için çalışma yapmalı, girişimde bulunmalı. Ya da bandrol uygulamasından hoşnut olan yayınevlerinin adları açıklansın, bilinsin!
Radikal Kitap Eki, 6 haziran 2008, Sayfa 4, Semih Gümüş